Kendi Parası, Başkalarının Kararı: Ekonomik Teslimiyetin Anatomisi
Bir ülke ekonomisinin ele geçirilmesi, teknik bir süreçtir; bu nedenle en tehlikeli yönü de tam olarak buradadır. Her şey kâğıt üzerinde doğrudur, rakamlarla gerekçelendirilmiştir ve “ekonominin gereği” olarak sunulur. Ekonomik darbe denen olgu, hukuka aykırı değil; aksine çoğu zaman mevzuata, piyasa kurallarına ve uluslararası normlara tamamen uygundur. Sorun da zaten buradadır: Egemenlik, yasa dışı yollarla değil; ekonomik zorunluluk söylemiyle devredilir.
Bu sürecin ilk adımı, üretim kapasitesinin zayıflatılmasıdır. Üretmeyen ama tüketmeye devam eden bir ekonomi, kaçınılmaz olarak dış finansmana muhtaç hale gelir. Sanayi politikası olmayan, tarımı ihmal edilmiş, teknolojik bağımsızlığı bulunmayan ülkeler için büyüme, içeriden değil dışarıdan fonlanır. Bu noktadan sonra ekonomi, kendi ihtiyaçlarına göre değil; sermayenin ülkeye girip çıkma hızına göre şekillenir. Ekonomik kararlar, kalkınma hedeflerinden kopar.
Borçlanma burada sıradan bir finansman aracı olmaktan çıkar, yönetsel bir baskı mekanizmasına dönüşür. Yüksek dış borç, devletin yalnızca bütçesini değil, tercihlerini de ipotek altına alır. Hangi alana yatırım yapılacağı, hangi harcamanın kısılacağı, hangi kesimin fedakârlık yapacağı artık siyasi bir tartışma konusu olmaktan çıkarılır; “piyasa disiplini” denilerek tartışma dışına itilir. Ekonomi yönetimi, seçilmiş bir irade değil, teknik bir zorunluluk gibi sunulur.
Para politikası üzerindeki baskı, bu teslimiyetin hızlandığı alandır. Faiz, kur ve enflasyon üçgeni içinde sıkışan ekonomiler, kendi para birimlerine dahi güvenemez hale gelir. Ulusal para değer kaybettikçe, ücretler erir, tasarruflar yok olur ve toplum geleceğe dair tüm hesaplarını döviz cinsinden yapmaya başlar. Bu, yalnızca ekonomik bir sorun değil; ekonomik aidiyetin çözülmesidir. Ekonomi, kendi ülkesinde yabancılaşır.
Finansallaşma bu yabancılaşmayı kalıcı hale getirir. Reel üretimden çok finansal kazanca odaklanan sistemlerde, ekonomi artık emekle değil, beklentiyle büyür. Kısa vadeli sermaye girişleri başarı gibi sunulurken, uzun vadeli yapısal sorunlar ötelenir. Bu kırılgan yapı, her dalgalanmada daha fazla taviz verilmesini zorunlu kılar. Ekonomi yönetimi, risk almayan ama bağımlılığı derinleştiren bir çizgiye hapsolur.
Ekonomik darbenin en politik yönü, sorumluluğun sürekli aşağıya doğru itilmesidir. Kriz olduğunda suçlu emekçiler, emekliler, sosyal harcamalar ya da “yüksek talepler” olur. Oysa asıl sorun, ekonominin bilinçli biçimde üretimden koparılması ve dış bağımlılıkla yönetilebilir hale getirilmesidir. Bu düzen sürdükçe kriz istisna değil, norm olur; kemer sıkma geçici değil, kalıcı politika haline gelir.
Sonuçta ekonomik darbe, bir ülkenin parasının ya da varlıklarının el değiştirmesi değildir. Asıl mesele, o ülkenin kendi ekonomik geleceğine dair karar alma kapasitesini kaybetmesidir. Bütçesini serbestçe yapamayan, parasını koruyamayan, üretimini planlayamayan bir ekonomi; hukuken bağımsız olabilir ama fiilen bağımlıdır. Bu yüzden ekonomik bağımsızlık, teknik bir iktisat tartışması değil; doğrudan politik bir egemenlik meselesidir.
Yorumlar
Yorum Gönder