Her Yerde İktisat, Hiçbir Yerde Düşünce: Türkiye’de İktisat Eğitiminin Nicelik Yanılsaması

Bugün üniversitelerde öğretilen iktisat, büyük ölçüde teknik bir uzmanlık alanı olarak kurgulanıyor. Müfredatlar, öğrenciyi ekonomik gerçekliği çok boyutlu biçimde kavramaya değil; belirli varsayımlar altında kurulan modelleri doğru çözmeye yönlendiriyor. Rasyonel birey, denge analizi ve matematiksel formalizm; iktisadın merkezine yerleştirilirken, tarihsel bağlam, kurumsal yapı ve siyasal ilişkiler arka plana itiliyor. Böyle bir eğitim sürecinde iktisat, toplumu anlamaya yönelik eleştirel bir araç olmaktan çıkıp, kendi iç tutarlılığı olan ama dış dünyaya karşı büyük ölçüde kapalı bir teknik dile dönüşüyor.

Bu teknikleşme, Türkiye’de iktisat eğitiminin dünyayla kurduğu sınırlı ilişkiyle birleştiğinde daha derin bir soruna işaret ediyor. İngilizce iktisat eğitiminin son derece sınırlı olması, öğrencilerin küresel literatüre, güncel akademik tartışmalara ve alternatif yaklaşımlara doğrudan erişimini kısıtlıyor. Oysa iktisat, karşılaştırma olmadan ilerleyebilen bir disiplin değil. Farklı tarihsel deneyimler, farklı kurumsal düzenlemeler ve farklı politika sonuçları birlikte okunmadığında, iktisadi analiz kaçınılmaz olarak daralıyor. Bu daralma, yalnızca akademik bir eksiklik üretmiyor; aynı zamanda politika üretme kapasitesini de sınırlıyor.

Sorunun kökünde, iktisadın ne olduğu sorusunun eğitim sürecinde neredeyse hiç sorulmaması yatıyor. İktisat, kökeni itibarıyla hane halkının ve toplumun sınırlı kaynaklarını nasıl yöneteceğine dair bir düşünme biçimi olarak ortaya çıkmıştır. Bu düşünme biçimi tarih, siyaset, sosyoloji ve kurumlarla iç içe gelişmiştir. Buna rağmen güncel müfredatlar, iktisadı değerlerden ve güç ilişkilerinden arındırılmış, sözde nötr bir teknik alan gibi sunmaktadır. Bu yaklaşım, öğrencilerin ekonomik tercihlerin aynı zamanda siyasal ve ahlaki sonuçlar doğurduğunu kavramasını zorlaştırmakta; iktisadi kararları toplumsal sorumluluk bağlamından koparmaktadır.

Bu noktada üniversitelerde öğretilen iktisat ile iktisat disiplininin kendi içindeki yönelimi arasındaki belirgin ayrışma dikkat çekmektedir. Son yıllarda Nobel Ekonomi Ödülü’nün tarihsel, kurumsal ve uzun dönemli toplumsal süreçleri merkeze alan çalışmalara yönelmesi tesadüf değildir. Akademik dünyanın en prestijli ödülleri, iktisadın yalnızca soyut modellerle değil; tarihsel deneyimler ve kurumsal yapılarla birlikte anlam kazandığını hatırlatmaktadır. Buna karşın üniversite sınıflarında verilen eğitim giderek daha soyut, daha teknik ve bağlamdan kopuk bir hâl almaktadır. Disiplin kendi sınırlarını genişletmeye çalışırken, öğrenciler bu genişlemenin dışında bırakılmaktadır.

Ortaya çıkan tablo, “daha fazla iktisat” ile “daha iyi politika” arasındaki ilişkinin neden otomatik olmadığını açık biçimde göstermektedir. Türkiye’de iktisat mezunu sayısı artarken, analitik derinlik, eleştirel düşünme ve karşılaştırmalı perspektif aynı hızla gelişmemektedir. Aynı diplomaya sahip mezunlar arasında ortaya çıkan nitelik farkları, bu yapısal sorunun en görünür sonucudur. Nicelik artmakta; ancak bu artış, karar alma süreçlerine aynı ölçüde yansımamaktadır.

Dolayısıyla tartışılması gereken soru, kaç iktisat bölümü açılması gerektiği değil; hangi iktisadın, hangi amaçla ve hangi toplumsal sorunları çözmek üzere öğretildiğidir.

Yorumlar

Popüler Yayınlar