Ucuz Emek Üzerinden Kurulan Ekonomi: Denge mi, Erteleme mi?

Ucuz emek rejimiyle makroekonomik istikrar sağlama fikri, ilk bakışta teknik bir tercih gibi sunulsa da, gerçekte ekonomi politiğin en temel sorularından birine temas eder: İstikrar kimin için ve ne pahasına sağlanmaktadır? Ücretlerin baskılanması yoluyla kurulan denge, çoğu zaman rakamlar üzerinden konuşulur; enflasyon düşer, maliyetler kontrol altına alınır, rekabet gücü korunur. Oysa bu anlatı, istikrarın toplumsal dokuda nasıl karşılık bulduğunu görmezden gelen dar bir çerçeveye dayanır. Ekonomi yalnızca ölçülen değil, aynı zamanda hissedilen bir alandır ve burada kurulan her denge, kaçınılmaz olarak bir başka yerde çözülme yaratır.

Ucuz emeğe dayalı bir istikrar arayışı, emeği uyum sağlaması gereken bir değişken olarak konumlandırır. Ücretler, enflasyonla mücadelede bir araç; çalışanlar, rekabet stratejisinin sessiz unsurları haline gelir. Bu noktada ortaya çıkan denge, statik bir dengedir; hareket etmeyen, genişlemeyen ve kendi iç enerjisini üretemeyen bir yapı. Reel gelirlerin baskılandığı bir ekonomide iç talep yavaşlar, tüketim temkinli hale gelir ve büyüme giderek dış koşullara bağımlı bir karakter kazanır. Böylece istikrar, ülke içindeki ekonomik ilişkilerden değil, küresel piyasalardaki rüzgârın yönünden beslenmeye başlar.


Bu bağımlılık, zamanla üretim yapısında da kendini gösterir. Düşük ücretlerin sağladığı konfor alanı, verimlilik baskısını zayıflatır. Yenilik, teknoloji ve nitelikli insan kaynağı yatırım gerektirirken; ucuz emek sabır ister, beklemeyi öğretir. Bu bekleyiş içinde ekonomi çalışıyor gibi görünür ama dönüşmez. Üretim artar, fakat değer derinleşmez; istihdam büyür, fakat nitelik kazanmaz. Makroekonomik istikrar korunur, ancak bu istikrar, gelişmeyi değil yerinde saymayı temsil eder.


Gelir dağılımındaki bozulma ise bu tablonun sessiz ama en kalıcı sonucudur. Ücretlerin milli gelir içindeki payı geriledikçe, ekonomik büyüme toplumsal bir deneyim olmaktan çıkar ve dar bir kesimin kazanımına dönüşür. Bu durum yalnızca adalet duygusunu değil, ekonomik beklentileri de aşındırır. Geleceğe dair umut zayıfladığında, istikrar da anlamını yitirir; çünkü istikrar, yalnızca bugünü değil yarını da ikna edebilme kapasitesine sahip olduğunda kalıcıdır. Toplumsal rızadan kopmuş bir ekonomik denge, ne kadar teknik olarak tutarlı olursa olsun, kırılgan olmaya mahkûmdur.


Bu nedenle ucuz emek rejimiyle sağlanmaya çalışılan makroekonomik istikrar, aslında istikrarın kendisini daraltan bir anlayışı temsil eder. Ücretleri baskılayarak kazanılan denge, iç talebi zayıflatır; zayıflayan talep üretim yapısını sınırlar; sınırlanan üretim ise uzun vadeli büyüme potansiyelini aşındırır. Ortaya çıkan şey istikrarlı bir ekonomi değil, istikrarı sürekli yeniden üretmek zorunda kalan bir yapı olur. Gerçek istikrar, emeği maliyet kalemi olarak gören değil; emeği ekonomik dinamizmin asli unsuru olarak kabul eden bir zeminde mümkündür. Aksi halde ucuz emek üzerine kurulan her denge, kendi iç çelişkisini er ya da geç açığa çıkarır.

Yorumlar

Popüler Yayınlar