Fiyatlar Değil Tercihler Yükseliyor: Enflasyonun Siyasal Anatomisi
Siyasal iktisat, kıt kaynakların yalnızca nasıl üretildiğiyle değil, daha çok kimler arasında ve hangi önceliklerle paylaştırıldığıyla ilgilenir. Bu nedenle enflasyonu yalnızca teknik göstergeler üzerinden okumak, meselenin asıl belirleyici boyutunu dışarıda bırakır. Enflasyon, çoğu zaman fiyatlardan önce tercihlerle başlar; bütçede hangi alanların korunduğu, hangi alanların ise fedakarlığa zorlandığı bu sürecin yönünü tayin eder. Dolayısıyla enflasyon, ekonomik olduğu kadar siyasal bir sonuçtur.
Bu siyasal boyut en net biçimde kamu harcamaları ile ücret politikaları arasındaki ilişkide görülür. Kamu harcamalarının yapısı sorgulanmadan korunurken, emeğin gelir payının baskılanması tesadüf değildir. Asgari ücretin açlık sınırının altında belirlenmesi, teknik bir zorunluluktan çok, kaynak tahsisinde emeğin geri plana itildiğini gösteren bilinçli bir tercihtir. Devletin harcamaya nerede devam ettiği, nerede durduğu ve bu duruşun maliyetini kime yüklediği tam da bu noktada anlam kazanır.
Bu tercihler doğal olarak enflasyon tartışmalarının yönünü de belirler. Ücretler çoğu zaman enflasyonun nedeni gibi sunulurken, asıl belirleyici olan bütçe ve harcama politikaları arka planda kalır. Oysa siyasal iktisat açısından ücretler genellikle sorunun kaynağı değil, sonucudur. Kamu israfı, verimsiz harcamalar ve rant odaklı bütçe kalemleri tartışma dışı bırakılırken, çözümün ücretlerin baskılanmasında aranması, emeğin enflasyonla mücadelede bir dengeleme aracı olarak kullanıldığını gösterir. Bu yaklaşım, fiyat istikrarını değil, gelir dağılımındaki bozulmayı kalıcı hale getirir.
Tam da bu nedenle asgari ücret politikası teknik bir hesaplama meselesi olarak ele alınamaz. Ne evrensel bir kurala ne de nesnel bir formüle dayanır. Açlık sınırının altında belirlenen bir ücret “kaynak yok” gerekçesiyle savunuluyorsa, sorun kaynakların varlığı değil, bu kaynakların kimler için seferber edildiğidir. Siyasal iktisat, bu aşamada vergi politikalarından kamu harcamalarının niteliğine, gelir dağılımından sosyal koruma mekanizmalarına uzanan tercih zincirini görünür kılar ve ücret politikalarının özünde siyasal kararlar olduğunu ortaya koyar.
Bu kararların toplumsal etkisi ise enflasyonun kendisinde somutlaşır. Enflasyon yalnızca fiyat etiketlerindeki artış değildir; alım gücünün hangi kesimler aleyhine eridiğinin de açık bir göstergesidir. Emek gelirlerinin baskılandığı, sosyal desteklerin zayıflatıldığı ve kamu harcamalarının toplumsal fayda temelinde yeniden ele alınmadığı bir ekonomik yapıda kalıcı fiyat istikrarı sağlanamaz. Enflasyonla mücadeleyi emeği disipline etmeye indirgemek, sorunu çözmek yerine derinleştirir.
Sonuç olarak enflasyon, ne kaçınılmaz bir kader ne de yalnızca teknik bir ekonomi sorunudur. Kamu harcamalarına dokunmadan, asgari ücreti açlık sınırının altında tutarak yürütülen her politika, emeğin bilinçli biçimde değersizleştirildiği bir kaynak bölüşümünü ifade eder.
Yorumlar
Yorum Gönder