Eksiye Sıkışan Türkiye

Türkiye’de bireylerin giderek daha görünür hale gelen negatif servet sorunu, ekonomik kırılganlıkların en açık göstergelerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Gelirler artarken yaşam maliyetleri çok daha hızlı yükseldiği için, birçok kişi sahip olduklarından fazlasına borçlanmak zorunda kalıyor. Bu durum, sadece maddi varlıkların yetersizliğini değil, bireylerin finansal dayanıklılıklarının giderek zayıfladığını da ortaya koyuyor.

Sorunun temelinde, bireylerin varlıklarından daha fazla borç yükü taşıması yatıyor. Gelirlerinin harcamalarına yetmediği bir ekonomik düzende, hanehalkı borçlanmayı zorunlu bir çözüm olarak görüyor. Kredi kartı borçlarını kapatmak için yeni kredilere başvurmak ya da ihtiyaç kredilerini kısa vadeli bir çözüm olarak kullanmak, pek çok aile için günlük bir alışkanlık haline geliyor. Bu döngü, bireylerin net servetini sürekli aşağı çekerken, gelirlerinin büyük bir kısmını faiz ödemelerine ayırmalarına yol açıyor ve finansal kırılganlığı giderek derinleştiriyor.

Yaşam maliyetlerindeki hızlı artış, negatif serveti daha da besliyor. Kira, gıda, enerji ve ulaşım gibi zorunlu harcamalar hane bütçesini sıkıştırıyor ve tasarruf yapmayı neredeyse imkansız hale getiriyor. Tasarruf edemeyen bireyler borçlanmaya daha mecbur hale gelirken, varlık biriktirme şansı da giderek azalıyor. Böylece negatif servet, bireylerin ekonomik davranışlarını ve günlük yaşamlarını belirleyen kalıcı bir sorun haline geliyor.

Buna ek olarak, Türkiye’de servet dağılımındaki eşitsizlik, negatif servetin toplumsal ölçekte kronikleşmesini hızlandırıyor. Servetin önemli bir kısmı sınırlı bir kesimde yoğunlaşırken, geniş toplum kesimleri varlık edinme imkanlarından uzak kalıyor. Konut fiyatlarının hızla yükselmesi, kiraların erişilmez hale gelmesi ve ev sahibi olma oranlarının düşük kalması, bireylerin uzun vadeli finansal güvenliğini zayıflatıyor. Varlık edinme şansı olmayan bireyler, ekonomik dalgalanmalarda borç yükünü artırmak zorunda kalıyor ve negatif servet döngüsü her yıl daha da derinleşiyor.

Makroekonomik dalgalanmalar da bu tabloyu daha karmaşık hale getiriyor. Enflasyon yükseldiğinde gelirlerin satın alma gücü düşerken, borç yükü reel olarak ağırlaşıyor ve geri ödeme kapasitesi sınırlanıyor. Finansmana erişimde yaşanan eşitsizlik, düşük gelirli bireyleri daha maliyetli kredi ürünlerine yönlendiriyor; bu da borçlanmayı ve negatif serveti daha da derinleştiriyor. Öte yandan, serveti pozitif olan bireyler, tasarruflarını ve yatırımlarını enflasyona karşı koruyabildiği için, servet farkı giderek büyüyor ve toplumsal eşitsizlik daha görünür hale geliyor.

Negatif servet yalnızca ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda psikolojik ve toplumsal bir yük de oluşturuyor. Borç baskısı altında yaşayan bireylerde stres düzeyi artıyor, geleceğe yönelik planlar erteleniyor ve finansal güvensizlik, karar alma süreçlerini zayıflatıyor. Temel ihtiyaçlarda yapılan kısıtlamalar, sosyal mobiliteyi düşürüyor ve kuşaklar arası yoksulluğu derinleştiriyor.

Bu tabloya çözüm bulmak, yalnızca borçları hafifletmekle mümkün değil. Bireylerin sürdürülebilir şekilde varlık biriktirebilmesini sağlayacak politikalar, gelir ve harcama dengesini iyileştirecek düzenlemeler ve finansmana erişimde adaleti sağlayacak mekanizmalar gerekiyor. 

Yorumlar

Popüler Yayınlar