Devlet Yaşadı, Hazine Battı: Osmanlı’nın Moratoryuma Giden Yolu
Osmanlı Devleti’nin çöküşü, ani bir yıkımdan ziyade yüzyıllara yayılan yapısal bir çözülmenin sonucudur. Bu çözülmenin en görünür ve geri dönüşü olmayan aşaması ise mali iflas süreci ve bu sürecin doğal sonucu olarak ortaya çıkan moratoryumdur. Devletin askeri, idari ve siyasi sorunları çoğu zaman ön planda tutulsa da, Osmanlı’nın gerçek anlamda “batışı” bütçe disiplininin kaybolması, borçlanmanın bir yönetim biçimine dönüşmesi ve mali egemenliğin fiilen devredilmesiyle gerçekleşmiştir.
Klasik dönemde Osmanlı mali yapısı fetihlere dayalı, kendi kendini besleyen bir sistemdi. Toprak genişledikçe tımar düzeni işler, vergi gelirleri artar ve devlet büyük ölçüde borçlanmaya ihtiyaç duymazdı. Ancak 16. yüzyılın sonlarından itibaren fetihlerin durması, toprak gelirlerinin sabitlenmesi ve nüfus artışıyla birlikte giderlerin yükselmesi mali dengeleri zorlamaya başladı. Bu noktada geçici çözümler olarak görülen uygulamalar, zamanla yapısal sorunlara dönüştü. Tımar sisteminin bozulması ve iltizamın yaygınlaşması, devlete kısa vadeli nakit sağlasa da üretim ilişkilerini tahrip etti; vergi yükü halkın üzerine yıkılırken merkezi mali denetim zayıfladı.
Bu mali zayıflama, askeri alanda yaşanan dönüşümlerle daha da derinleşti. Avrupa’da ordular modernleşirken Osmanlı, eski yapılarla rekabet edemez hale geldi ve bu durum reform baskısını artırdı. Yeni ordu düzenleri, silah ve teçhizat alımları, eğitim giderleri ve artan savaş maliyetleri, zaten daralan bütçeyi sürdürülemez bir noktaya taşıdı. Devlet bu yükü karşılayabilmek için önce iç borçlanmaya yöneldi; esham gibi sistemlerle gelecekteki gelirlerini peşinen satmaya başladı. Ancak bu yöntemler, mali sorunu çözmek yerine yalnızca zamana yaydı.
Asıl kırılma noktası, 19. yüzyılda dış borçlanmanın kalıcı hale gelmesiyle yaşandı. 1854 Kırım Savaşı sırasında alınan ilk dış borç, olağanüstü bir durum için başvurulan istisnai bir araç gibi sunuldu; fakat kısa sürede bir alışkanlığa dönüştü. Devlet, gelirlerini artıracak yapısal reformlar yerine borçla ayakta kalmayı tercih etti. Daha da önemlisi, alınan borçlar sanayi, altyapı ya da üretimi artıracak yatırımlara yöneltilmedi; büyük ölçüde savaş harcamalarına, saray giderlerine ve eski borçların faizlerine harcandı. Bu durum, Osmanlı maliyesini hızla bir borç-faiz sarmalına sürükledi.
Borçlanma koşulları da devlet aleyhineydi. Tahviller çoğu zaman nominal değerinin çok altında satılıyor, aradaki fark Osmanlı’nın sırtına ek yük olarak biniyordu. Böylece alınan borcun önemli bir kısmı daha baştan kaybediliyor, ödemeler ise tam tutar üzerinden yapılıyordu. Bu yapı, bütçenin büyük bölümünün faiz ödemelerine ayrılmasına yol açtı. Devlet artık gelirlerini yönetemez, sadece borçlarını çevirmeye çalışan bir mali yapıya dönüşmüştü.
Bu sürdürülemez tablo, 1870’li yıllarda tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı. Art arda gelen savaşlar, kuraklıklar ve gelir kayıpları bütçeyi tamamen kilitledi. 1875 yılında Osmanlı Devleti, dış borçlarının faiz ödemelerini durdurduğunu ilan ederek fiilen moratoryuma gitti. Bu karar, sadece bir ödeme güçlüğü beyanı değil, aynı zamanda mali bağımsızlığın kaybedildiğinin resmi ilanıydı. Devlet artık kendi borçlarını dahi yönetemez durumdaydı.
Moratoryumun doğal sonucu olarak 1881’de Düyun-u Umumiye İdaresi kuruldu. Bu kurum, Osmanlı’nın en verimli gelir kaynaklarını doğrudan yabancı alacaklıların denetimine bıraktı. Tuz, tütün, içki ve damga vergileri gibi kalemler Osmanlı hazinesinin kontrolünden çıktı. Böylece mali egemenlik fiilen sona erdi; devlet kendi topraklarında vergi toplama yetkisini bile paylaşır hale geldi. Bu aşamadan sonra Osmanlı’nın siyasi varlığı devam etse de ekonomik bağımsızlığı büyük ölçüde ortadan kalkmıştı.
Yorumlar
Yorum Gönder