Anayasal Vatandaşlık: Hukuki Statüde Bütünlük, Kimlikte Özgürlük

Temel yasamız olan Anayasa, vatandaşlık tanımını etnik ya da kültürel bir zorlama olarak değil, devlet ile birey arasındaki vazgeçilmez hukuki bağı kurmak üzere tarif eder. Bu bağın adı olan Türk vatandaşlığı, farklı kökenleri ortadan kaldırmayı amaçlamaz; aksine, ülkenin tüm bireylerini eşit haklar ve sorumluluklar altında toplayan ortak bir siyasi statüdür. Bu yaklaşım, bir yandan ortak bir hukuki zemin oluştururken, diğer yandan her vatandaşın kendi etnik kimliğini ve kültürel aidiyetini devletin güvencesi altında özgürce yaşamasına olanak tanır. Vatandaşlık, bu yönüyle kişisel kimliklere saygı duyan kapsayıcı bir çatı görevi üstlenir. Ancak Türkiye’de toplumsal barışı zedeleyen ve siyaseti kilitleyen en önemli sorun, anayasal vatandaşlık kavramının etnik bir kimlik dayatması sanılmasıdır. Oysa bu iki alanın sınırları kesindir: Etnik kimlik, bireyin kendini kültürel ve duygusal olarak nerede konumlandırdığıyla; vatandaşlık ise bireyin hukuk devleti karşısında sahip olduğu eşit yurttaşlık hakları ve ödevleriyle ilgilidir. Vatandaşlık bir his değil, bir statüdür; bu ayrımın muğlaklaşması, toplumsal sözleşmenin ruhunu zedeler ve hukuki bir birleşme alanı olması gereken vatandaşlığı, ayrıştırıcı bir kimlik çatışması sahasına dönüştürerek gereksiz kutuplaşma yaratır. İşte bu nedenle, toplumsal güvenin ve demokratik kültürün güçlenmesi için vatandaşlık kavramını yalnızca hukuki ve kapsayıcı bir statü olarak kabul etmek şarttır. Zira kalıcı birliktelik, zorla kabul ettirilen tek tip bir kimlik üzerinden değil, hukukun üstünlüğü ve adalet ilkeleri etrafında kurulan ortak irade üzerinden yükselir. Bu anlayış benimsendiğinde, bireyler özgürlüklerini güvende hisseder, farklılıklar zenginliğe dönüşür ve ulusal aidiyet duygusu, köken tartışmalarından sıyrılarak ortak hedefler etrafında pekişir. Bu ilerici yaklaşım, Türkiye’nin demokratik gelişimini hızlandıracak ve toplumsal bütünlüğün en güçlü teminatı olacaktır.

Yorumlar

Popüler Yayınlar