Fikri Güce, Analizi Çözüme Dönüştürür.

Faiz, Kur ve Rezerv Kıskacında Kaybolan Türkiye: Asıl Sorun Üretmeyen Ekonomi

Kutunun Dışı · Türkiye Ekonomisi Üzerine Notlar

Türkiye ekonomisi dendiğinde hepimiz sanki bir kutunun içine hapsediliyoruz. Kutunun üzerinde “faiz, kur, rezerv” yazıyor ve biz gün boyu bu üçgenin içinde dönüp duruyoruz. Oysa bu kavramlar, aslında çok daha derin ve yapısal bir hastalığın sadece ateş ölçerdeki karşılığı. Hastalığın asıl kaynağı ise ne ürettiğimiz, nasıl çalıştığımız ve geleceği hangi temeller üzerine kurduğumuzla ilgili.

Bugün önümüzdeki asıl tablo, sadece bilindik bir işsizlik meselesi değil; toplumun neredeyse üçte birini içine çeken “atıl iş gücü” dediğimiz o devasa boşluk. Bu oran aslında ekonominin, elindeki en büyük enerjiyi ya kullanmadığını ya da yanlış yerlerde heba ettiğini anlatıyor bize. Bir yanda iş bulmaktan umudunu kesmiş küskünler, diğer yanda kapasitesinin çok altında işlerde adeta "vakit öldüren" milyonlar... Hal böyleyken, sadece faiz oranlarıyla oynayarak bu insanların hayatına dokunabileceğimizi sanmak büyük bir yanılgı. Faiz kuşkusuz enflasyon için bir fren pedalıdır; ancak aracın motoru, yani üretim yapısı bozuksa, sadece frene basarak o aracı hedefe ulaştıramazsınız. Düşük teknolojiye sıkışmış bir modelde ısrar ettikçe, faizi ne yöne çekerseniz çekin, sonunda ya işsizlik ya da enflasyon labirentinde kaybolursunuz.

Bu kısırdöngü, döviz kuru tartışmalarında da yakamızı bırakmıyor. Hep “Kur kaç olmalı?” sorusuna takılıyoruz ama asıl sormamız gereken şu: “Biz neden kura bu kadar mahkûmuz?” Üretirken dışarıya bağımlı olduğumuz sürece, kurun seviyesi sadece hangi kesimin canının daha çok yanacağını belirler.

Kuru baskılarsanız sanayici nefes alamaz, serbest bırakırsanız bu kez mutfaktaki yangın söndürülemez. Bu ikilemden çıkışın tek yolu, kur rüzgarıyla savrulan değil, o rüzgara karşı kendi enerjisini üreten, teknoloji odaklı bir sanayi. Aynı şekilde, Merkez Bankası rezervlerinden yabancı yatırımcı ilgisine kadar her şey aslında bu temel yapının birer sonucu. Güçlü bir ekonomi, başkasından gelen “sıcak parayla” değil, kendi yarattığı katma değerle kasa doldurur. Yatırımcı dediğimiz figür de sadece yüksek faiz bekleyen bir gezgin değil; hukuka güvendiği, yarınını öngörebildiği ve nitelikli iş gücü bulabildiği limana demir atan bir kaptan.

Günün sonunda kurtuluş, finansal tabloları makyajlayarak rakamları güzelleştirmekten geçmiyor. Çözüm, bizzat mutfaktaki üretimin niteliğini değiştirmekte saklı. Gençlerini yarının dünyasına hazırlayan bir eğitim sistemiyle iş gücü piyasasını barıştırmadıkça, finansal göstergelerdeki her iyileşme sadece kısa birer nefes alma molası.