Türkiye–Avrupa Karşılaştırmasında Asıl Hikaye: Borcun Maliyeti
Türkiye’nin borç tartışması genelde tek bir cümleyle başlıyor ve aynı yerde bitiyor: “Bizim borç oranımız düşük.” Rakam doğru; kamu borcunun milli gelire oranı yaklaşık %25 civarında. Avrupa’da ise ortalama borç oranı %90’lara dayanıyor, bazı ülkelerde %100’ü geçiyor. Bu tabloyu görünce doğal olarak şu sonuç çıkarılıyor: “Demek ki biz daha az borçluyuz.” Fakat ekonomi tam bu noktada devreye giriyor ve asıl hikayenin henüz başlamadığını gösteriyor.
Çünkü borç meselesi miktarla değil maliyetle anlaşılır. Aynı borç, farklı ülkeler için bambaşka anlamlara gelebilir. Bunun nedeni yatırımcının risk algısıdır. Küresel para, sadece borcun büyüklüğüne bakmaz; o borcun ne kadar güvenli olduğuna bakar. Bu güvenin sayısal karşılığı CDS’tir. Almanya’nın CDS’i 7–8 seviyesinde. Türkiye’nin CDS’i 200 puanın üzerinde. Aradaki fark, finans dünyasında bir ülkeye “neredeyse risksiz” diğerine ise “yüksek riskli” muamelesi yapılması demektir.
Bu yüzden düşük borç oranı her zaman güçlü ekonomi anlamına gelmez. Bazen borç azdır çünkü ihtiyaç yoktur, bazen de borç azdır çünkü borçlanmak pahalıdır. Türkiye’de borcun görece düşük kalmasının önemli bir nedeni finansmana erişimin yüksek maliyetidir. Avrupa’da ise düşük risk ve düşük faiz, borcu büyümenin doğal bir parçası haline getirir.