ANAHTARFİKİRLER

Mesut Topçu — Analitik Analizler

Devletin Görünmeyen Borcu: Yıllarca Ertelenen Faiz Bir Günde Nasıl Patladı?

 Son günlerde ekonomi tartışmalarının merkezine yerleşen konu, Ocak ayında bütçeden yapılan yaklaşık 456 milyar TL’lik faiz ödemesi oldu. Rakamın büyüklüğü doğal olarak yoğun eleştirileri beraberinde getirdi. Bunun üzerine Hazine ve Maliye Bakanlığı 17 Şubat 2026 tarihinde bir basın açıklaması yayımladı ve bu sıra dışı büyüklüğün nedenini açıkladı. Açıklamanın özü şuydu: Ocak ayında görülen yüksek faiz ödemesi bugünkü ekonomi politikalarının sonucu değil, yaklaşık 10 yıl önce ihraç edilen enflasyona endeksli devlet iç borçlanma senetlerinden kaynaklanıyordu. Teknik açıdan bakıldığında bu ifade doğruydu; ancak anlatım biçimi, tartışmayı farklı bir yöne taşıdı ve ister istemez dönemin ekonomi yönetiminde yer alan Mehmet Şimşek’in de gündeme gelmesine neden oldu.

Bu noktada aslında en temel mesele, devletin nasıl borçlandığının ve bu borcun nasıl geri ödendiğinin yeterince bilinmemesi. Devlet tahvili dediğimiz şey, basitçe devletin vatandaşlardan ve finansal kurumlardan borç almasıdır. Devlet her yıl bütçe açığı verir; yani harcadığı para topladığı vergilerden fazla olur. Bu farkı kapatmak için de iç borçlanmaya gider. Bankalar, fonlar ve yatırımcılar devlete borç verir; devlet de bunun karşılığında belirli aralıklarla faiz öder ve vade sonunda ana parayı geri verir. Aslında bu süreç bir kredi ilişkisine benzer: Devlet borç alır, faizini öder ve vadesi gelince borcu kapatır.

Ancak 2016 yılında ihraç edilen bazı tahviller bu klasik yapıdan farklıydı. Bunlar enflasyona endeksli tahvillerdi. Yani yatırımcıya verilen getiri sabit değildi; enflasyon arttıkça devletin ödeyeceği tutar da artıyordu. Bu ürünler özellikle enflasyonun yüksek olduğu dönemlerde yatırımcıyı korumak için tercih edilir. Devlet açısından bakıldığında ise borçlanmayı kolaylaştırır; çünkü yatırımcı enflasyon riskini üstlenmek zorunda kalmaz. Fakat bunun önemli bir sonucu vardır: Enflasyon beklenenden yüksek gerçekleşirse gelecekte ödenecek borç da hızla büyür.

Asıl kritik detay ise ödeme takviminde gizliydi. Bu tahvillerde kupon faizleri düzenli olarak ödendi, fakat enflasyon farkı her yıl kasadan çıkmadı. Bunun yerine borç stokuna eklendi ve vade sonuna bırakıldı. Yani devlet her yıl oluşan farkı ödemek yerine “sonra ödeyeceğim” diyerek biriktirdi. İşte Ocak 2026’da ortaya çıkan yüksek faiz ödemesi, yıllar boyunca biriken bu farkların toplu şekilde ödenmesinden kaynaklandı. Bugün gördüğümüz rakam aslında tek bir yılın değil, yılların birikmiş maliyetidir.

Bu durumun bütçe üzerindeki etkisini anlamak için bir adım daha atmak gerekiyor. Türkiye’de bütçe nakit esasına göre çalışır. Yani para kasaya girdiğinde gelir, kasadan çıktığında gider olarak kaydedilir. Enflasyon farkı yıllar boyunca ödenmediği için bütçede gider olarak görünmedi. Elbette gelir olarak yazılması mümkün değildi; ancak ödeme yapılmadığı için bütçe açığı o yıllarda olduğundan daha düşük göründü. Başka bir ifadeyle, kasadan çıkması gereken para çıkmadığı için bütçe geçici olarak rahatlamış oldu.

Tam da bu noktada eski Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz’ın değerlendirmesi tartışmayı alevlendirdi. Enflasyon farklarının “gelir yazıldığı” ifadesi teknik olarak doğru değildi; fakat işaret ettiği sonuç oldukça isabetliydi. Çünkü ödeme yapılmadığında bütçe açığı doğal olarak daha düşük görünür. Muhasebe anlamında gelir yazılmasa bile fiilen bir “gelir etkisi” ortaya çıkar. Yani maliyet geleceğe ötelenir ve bugünün bütçesi olduğundan daha iyi görünür.

Bugün tartıştığımız tabloyu en doğru şekilde şöyle özetlemek gerekir: Ortada bir anda ortaya çıkmış yeni bir maliyet yok; yıllar boyunca ertelenmiş bir ödeme var. Geçmişte borç stokuna eklenen yükümlülükler, vade geldiğinde tek seferde bütçeye yansıdı. Bu nedenle Ocak ayında görülen yüksek faiz gideri, bir ayın değil uzun bir dönemin birikmiş sonucudur.